17 Aralık 2024 Salı

Neval

Neval yine avluda, çiçekli eteğini çekiştire çekiştire yürüyor, dalgın gözleri siyah beyaz karo taşlarda. Üç adım atıp duruyor. Sol eliyle kaşıyor alnını birşeyler düşünürken hep yaptığı gibi. Biraz canı yanıyor. Tırnakları uzamış. 

Birazdan çiçeklerini sulayacak. Çingene pembesi maşrapasını arıyor gözleri. Demir kapının hemen berisinde, ıhlamur ağacının altında bırakmış. İşte buldu. Çok dalgın Neval, neyi nereye koyduğunu hatırlayamıyor çoğu zaman. Yapacaklarını, yaptıklarını unutuveriyor.

Her sonbahar bu bahçede oturup yağmuru izlerlerdi Feridun'la beraber. Çiçeklerin üzerinde biriken damlacıklara takılırdı gözleri.

'Sardunya yapraklarını koru sudan', derdi Feridun. 'Sardunyalar yapraklarında suyu sevmezler.'

'Çingene çiçekleri' derdi Neval sardunyalarına. Arsız, rengarenk, her koşula uyum sağlayan güzel çiçek. İzmir'in en sert, en rüzgarlı günlerine, yazları delicesine kavuran, insanı çileden çıkartacak kadar yakan güneşine nasıl da kafa tutarcasına dayanırdı sardunyaları. Feridun'la Hisar'dan alırlardı sardunyaları. Elleri kolları dolu çıkarlardı sokağın başındaki yokuşu. Deniz pırıl pırıl arkalarında kalmış, üç beş yük gemisi yine beklemekte Körfez'de. Kadınlar sabahtan havalansın diye balkonlara serdikleri halılarını toplarken. 

Küçük bir evleri vardı yokuşun sonunda. Avlusunda siyah beyaz karo taşlar, mavi demir kapısı her açtıklarında gıcırdayan, ıhlamur ağaçlı, sardunyalı bir bahçesi olan. Yazları ağustos böcekli, sıcak akşamlarda ahşap beyaz masalarını ve sandalyelerini atarlardı avluya. Rumca şarkılar dinler, rakı içerlerdi karşılıklı. Feridun çay bardağında içerdi rakısını tek buzlu. Neval sek içerdi. Mezeleri peynir, kavun. Denizin kokusu gelirdi uzaktan, komşu evlerin tabak çanak şıkırtıları duyulurdu bir de. Çocuklar çıkarlardı sokağa oynamaya. Saklambaç yakantop,istop. En çok yakantop oynarlardı. Necmiye'nin oğlu sümüklü İsmet hep mızıkçılık yapardı. Sokağın gürültüsü avluya, avlunun kahkahası, sohbeti, Rumca ezgileri ve anason kokusu sokağa karışırdı. En çok yazı severdi Neval. Evlerden sesler arnavut kaldırımlı sokaklara taşardı çünkü. Feridun'la geçirdiği rakılı akşamlarda sokağın sesinin avluya karışmasını seviyordu.

Eski yazlar aklına geldikçe daha da suskunlaşıyor Neval. 

O sabah yine az güneşli ve çok sessiz bir sabahtı.Neval her sabah yaptığı gibi yatağı bile toplamadan öylece bıraktı her şeyi ve kendini bahçeye attı. Çingene pembesi maşrapasını buldu ve çiçeklerini sulamaya başladı. Bahçenin sessizliği Neval'in içine doluyordu. Çok sessizdi. Sessiz ve renksiz. Sardunyaları kurumuştu. Yaprakları beyaza çalan sarı renkte çıkmaya başlamıştı. Neval biliyordu çiçekleriyle birbirlerine görünmez bağlarla bağlı olduklarını. Feridun'la deli gibi sevişip, uykusuzluk ve mutluluk sarhoşu olduğu sabahlarda sardunyalarının yanına koşar yapraklarına dokunurdu, konuşurdu onlarla. Kırmızı saçlarını yumuşacık tarar gibi, Feridun'un yüzünü okşar gibi yapraklarını severdi. Biliyordu, çiçekleri hissediyordu. Ona öyle geliyordu ki  Neval öyle mutluyken çiçekleri  daha bir coşkuyla çiçek açıyor, yaprakları daha da güçlü rayihalar yayıyordu avluya. 

Güneşsiz sabahta susuyordu Neval. Çiçekler de suskundu. Konuşmuyorlardı ama hissediyorlardı. Neval son günlerde bir garipti. Bahçeye çıkıyor, çiçekli eteğini - ki genelde rengarenk çiçek desenli uçuş uçuş etekler, elbiseler giyerdi. Kemeraltı'na indiği zaman en güzel çiçekli kumaşları seçip, dikiş masasının başına geçer ve uzun uzun dikiş dikerdi- çekiştiriyor. Üç adım atıyor ve sol eliyle alnını kaşıyor, birşeyler düşünüyordu. Düşündüğü şeyler hep kopuk kopuktu ve asla parçaları bir araya getiremiyordu. Feridun'un dediklerini dinlemiyordu artık Neval. Sardunya yapraklarında su damlalarını bırakıyordu. Çingene pembesi maşrapasıyla onları öylesine, sadece bir görev gibi gördüğünden, biraz da alışkanlıktan suluyordu artık. Onlara dokunmuyordu bile. 

En son birlikte rakı içtikleri geceyi düşündü. Yaz bitimiydi. Hava başına buyruk, kimsecikleri takmadan erkenden kararıveriyordu.  Gidiyordu o Neval'in tenini ısıtan, içine mutluluk dolduran güneş erkenden. Okullar da açılmıştı. Sokağa bir sessizlik, tenhalık çökmüştü.  Dalgındı her ikisi de. Rumca şarkılar yine çalıyordu evet ama sadece çiçekler, ıhlamur ağacı durup dinliyordu sanki. Güzün ilk rüzgarlarıyla melodilerle nazlı nazlı salınıyordu yapraklar. İkisinin arasındaysa adı konulmamış bir iç sıkıntısı, derin bir huzursuzluk vardı o akşam. Konuşmuyorlardı. Karşı evden gelen Osman ağebeyin izlediği maçın sesi ve şarkılar olmasaydı o akşam kimse sokakta birilerinin yaşıyor olduğuna ihtimal vermezdi. Neval o gün çarşıya çıkmıştı. Çiçekli kumaşlar almıştı yine. En güzellerini seçmişti. Avludaki masaya bir masa örtüsü bile dikmişti çarçabuk, Feridun eve gelmeden. Havra Sokağı'ndan Feridun'un en sevdiği peynirlerden almıştı. Çiçekler açmıştı o gün Neval. Yokuşu uçarak çıkmış, gürültüyle açmıştı demir kapıyı ve yine aynı gürültüyle kapatmıştı. Ihlamur ağacına dokunup koklamıştı içine çeke çeke o muhteşem, baygın kokusunu. Doğrusu Neval baygın kokulara bayılırdı. Feridun'u beklerken baygın kokular sürünür, çiçeklilerinden birini giyinir, demir kapının gıcırtısını duyup, Feridun'un geldiğini anlayınca, çiçekli eteğini ve baygın kokusunu savura savura Feridun'u karşılamaya çıkardı. Hemen sarılırdı boynuna, ellerindeki poşetlere aldırmadan. 

-Dur dur, der gülümserdi Feridun. 

- Şunları bir bırakayım hele elimden. 

O gün de tıpkı böyle olmuştu işte. Neval baygın kokularını sürünmüş, küçük ama biçimli dudaklarını kırmızıya boyamış, en çiçekli elbisesini giyinmiş Feridun'u bekliyordu. Feridun eve hep aynı saatte gelen bir adamdı. Simsiyah koyu saçları dalgalı, yandan ayrılmış ve pırıl pırıl parlardı. Her zaman giyimine kuşamına özen gösterir, boyasız ayakkabılarla asla evden adımını atmazdı. Eve gelirken mutlaka bir küçük olurdu koltuğunun altında gazete kağıdına sarılı. Neval'le oturup içmeyi, sohbet etmeyi, havadaki kokuları, bahçelerini, evlerini severdi. Bazen içkiyi fazla kaçırdığında uzak şehirlere gitmekten söz ettiği olurdu. İzmir'den, işinden hatta birlikte inşa ettikleri bu küçük, büyülü bahçeden sıkıldığından. Neval'in kalbini bir korku kaplardı öyle anlarda. O son akşam Feridun hiç bahsetmemişti Neval'i bu çok üzen gitme isteğinden, dalgın ve sessiz oturuyordu. Gideceğini söylediğinde Neval yine şarkılara eşlik eder, Feridun'un çok içmiş olmasına yorardı bu lafları ama o korkuyu yerleştiriverirdi içinde bir yerlere. Mutlaka sevişirlerdi. İlk defa sevişen insanlar gibi heyecan ve tutkuyla her defasında. Aynı zamanda mahçup bir telaşla ve aşinalığın verdiği güven hissiyle. Sarılarak uyurlardı. Feridun'un uzaklara gitmekten bahsettiği gecelerde Neval daha sıkı sarılırdı Feridun'a. Koridordan gelen loş sarı ışık azıcık aydınlatırdı odayı. Yüzünü incelerdi hep onun. Artık ezberlediği, her gün gördüğü ve her gün gördüğüne şükrettiği yüzünü. Yeni oluşmuş minik çizgileri, lekeleri, kırmızılıkları, loşlukta seçebildiği her ne varsa hiçbir detayı kaçırmadan izlerdi uzun uzun. Sakallarının arasında derisi pul pul olmuştu, kaşlarının arasında bir leke oluşmuş, dudağının kıvrım çizgisi nasıl derin ve nasıl sarhoş ediciydi. Yüzündeki benleri sayardı, boynundaki benleri sayardı. Feridun kıpırtısız, huzurla düzenli soluk alıp verirken Neval onun söylediği şeyden uykusu kaçmış, huzursuz, içindeki ürpertiyle sarılırdı ona sıkı sıkı. Hiçbir yere gitmesini istemezdi. Sıkı sıkı sarılırsa gidemeyeceğini düşünürdü, engel olabileceğini. Sol gözünün altındaki beni severdi en çok. Aniden değişen hava gibi geçiverirdi korkusu o 'ben' i öpünce. Neval'in yeniden çiçekler açardı ruhu. Sıcacık olurdu, baştan ayağa her yanı titrerdi. Bazen Feridun'u öyle huzurlu uyurken bırakıp nefes almaya bahçeye çıkardı yeniden. Her şey bıraktıkları gibi öylece dururdu. Boş rakı şişesi, tabakta bir iki dilim kalmış peynir-sabah olsun da kedilere veririm diye geçirirdi içinden,tabi içlerinden keskin burunlu olan biri gelip yemezse-rokanın sapları. Neval rokanın saplarını da yerdi.  Feridun saplarını ayırır bırakırdı masada. O gece gündüz aceleyle diktiği örtüye baktı Neval. Açık pembe kumaş üstüne minicik gül baskılı bir örtüydü.Çok hoşuna gitti. Neval minicik bir kız çocuğuydu sanki. Aralarındaki gecenin sessizliğine gizlenen adsız huzursuzluğu unutuverdi bir an için. Gözüne güzel görünen bir minicik hoşluk onu dünyanın en mutlu kadını yapıyordu. Kırmızı sardunyasının yanına gitti, yapraklarına dokundu. Eylül serinliği sabaha karşı bahçede kendini hissettiriyordu. Sardunya da ürpermişti bu havadan, incecik bir yağmur başlamıştı sakin sakin yağan. Sardunyaları bahçenin biraz daha içerisine doğru çekti yağmurdan ıslanmasın yaprakları diye ve biraz öylece oturdu tek başına. Toprağın verdiği o huzurlu kokuyu içine çekti ve duyduğu kokuyla yeniden Feridun'un yanına, sıcaklığına, yatağına dönme isteğiyle yanıp tutuştu. Serin loş bahçeyi bırakıp odalarına döndü. Feridun onun gelişiyle gözlerini araladı ve gülümsedi. Kısık sesiyle Neval'in kendine çekip, 

 - Gitme yanımdan hiçbir yere, dedi. 

Neval gülümseyerek minik bir kedi yavrusu gibi kıvrılıverdi sıcacık kollarına. Unuttuğu korkusuyla uykuya daldı. Rüyasında bir havuzun başındalardı Feridun'la ve havuzda aniden çok büyük bir akıntı meydana geliyordu, sular yükselmeye, akıntı çoğalmaya başladı. Feridun, Neval'i tutmaya çabalıyordu ve birbirlerine sarılarak akıntıya karşı durdular. Sonra genç bir adam kurtardı onları. Korkuyla uyandı Neval. Çok az bir zaman geçmiş olmalıydı uyuduğuyla bu rüyayı gördüğü an arasında. Hava hala aydınlanmamıştı. Yeniden sarıldı Neval Feridun'a ve bu defa rüya görmeden uyandı. 

Bahçe duvarından bir kedi atladı. Gri, kahverengi tüylü pofuduk bir kediydi bu. Sokağa yeni gelmiş olmalıydı çünkü Neval sokaktaki tüm kedileri tanıyordu. Hepsine yemek verirdi ama bu kediyi hiç görmemişti. Su verdikten sonra kediyi kucağına aldı ve yumuşak, pırıl pırıl tüylerini okşadı. Eve girdi kucağında kediyle. Mutfak dolabını açtı ve diğer kediler için ayırdığı yemeği bu yeni kediye verdi. Diğerlerine yeniden hazırlayacaktı. Neval kedileri severdi, beslerdi ama evine sokmazdı.  Neden bilmiyordu ama bu kediyi evine soktu, yemeğini mutfakta verdi ve sonra çiçekli eteğinin üzerinde okşayarak uyuttu. Kedinin mırıltıları avuntu verici bir keyif verdi Neval'e. Sardunyalar bu işe şaştı. 

Soğuktu hava. Eylül akşamının üzerinden aylar geçmiş, Neval bahçeye pek çıkmaz olmuştu. Evden de çıkmıyordu zaten, çiçekli kumaşlar almıyordu. Dikiş de dikmiyordu. Sardunyalarına arada bir su, kedilere yemek veriyordu o kadar. Cumbalı evin penceresine oturup denizi izliyordu, sokağı izliyordu, simit satan kolsuz adamı, akşam üzerlerine doğru mahalleye gelen çiğdem satıcısını, gece evine sarhoş gelen komşu kocalarını, sabah erkenden sıcak ekmek kuyruğuna girmek için evden çıkan kadınları, at arabasıyla hurdaya çıkan emekçileri. Havanın soğuğuna, isine, buram buram duyulan ve insanın gözlerini, genzini yakan kömür kokusuna rağmen hala sokakta oynayan çocukları, akşam iş bitiminde evlerine kıkırdayarak giren genç kızları, oğlanları, yağmuru, rüzgarın ıhlamur ağacının dallarını nasıl salladığını, nasıl eğip büktüğünü izliyordu. Hep izliyordu. Neval Eylül ayından beri hayatı sadece penceresinin ardından izliyordu. Gece olduğu zaman küçük ama biçimli dudaklarına kırmızı rujunu sürüp mumlar yakıyordu. Baygın korkularından vazgeçmişti. Dans ediyordu mumların etrafında döne döne penceresinin önünde. Mumlar titredikçe onun da ruhu titriyordu. Paramparça hissediyor ama anlatmıyordu. Kapı komşusu Necmiye'ye bile gitmez oldu. Necmiye onu merak edip geldiğindeyse yorganların altına gömülürdü. Kendi de inanmak istiyordu uyuduğuna. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp, Necmiye'nin kendinden umudu kesip evine dönmesini beklerdi. Uzun uzun zamanlar geçirdi böyle. Avlu kirlendi, çiçekli kumaşlar soldu. Aynılık aldı yürüdü evin içinde, Neval'in içinde. Az uyudu, az yemek yedi, çok az konuştu. Sardunyalara az su verdi. Neyse ki sardunyalar diğer çiçekler gibi beklentisi yüksek çiçekler değildi. 

Gözlerini kapattı, avluya oturdu. Tırnakları uzamıştı farketti. Kesmeye karar verdi. Gıcırdayan yer döşemesinde parmak uçlarına basarak yürüdü ve salona girdi. Tırnak makasını ararken dikişte kullandığı makası buldu. Neval çok güzel bir kadındı. İri gözlü, yumuşacık kahve bakışlı, minicik dudakları yüzüne kondurulmuş gül gibiydi. Çıkık elmacık kemikleri, küçük - insanın incitmekten korkacağı kadar küçük- ve narin bir burnu vardı. Kıpkırımızı saçları omuzlarından aşağı dökülürdü. İnsanı sarhoş edecek kadar güzeldi kırmızılığı. Ne aradığını unuttu ve aynanın karşısına geçti. İlk darbeyi vurdu saçlarına ve Necmiye'nin evinden duyulacak kadar tiz bir sesle kahkahalar attı. Sonra ikinci darbe geldi, üç, dört, beş. Neval hala çok güzeldi. Kahkahalar bitti, ses kesildi. Sümüklü İsmet Necmiye'nin terle karışık anne kokan göğsüne gömüldü korkudan. Osman ağabey henüz işten dönmemişti. Necmiye demir kapıyı gıcırdatarak Neval'e koştu ve kapıyı yumrukladı tüm gücüyle. Kapı açılmadı. Hiç ses yoktu. Az önce Neval'in attığı tiz kahkahaların yerini terkedilmiş evlerin o tedirginlik verici sessizliği almıştı. Necmiye çaresiz geri döndü. Sümüklü İsmet anasının ter kokan koynuna sümüğünü sildi. 

Gözlerini açtı Neval. Yorgandan çıkarmadı kafasını. O tak tak tak kapı yumruklanışı, 

-Neval, Neval aç kız şu kapıyı. Osman ağabeyin gelsin kırdıracağım bak bu kapıyı yeminle Neval ! ' 

bağırışları bitmişti. Neval'in ellerinde, yastığında, yatağında kestiği güzelim saçları. Durmuştu zaman. Hissizce baktı ellerine, yastığa, çarşafa. Sonra kızdı Necmiye'ye, çok kızdı. Ama kalkamadı yataktan. Kopuk kopuktu düşünceleri. Hiçbirini birleştiremiyordu. Rakı içmiyordu artık ama yüzü, yanakları sarhoşmuş gibi uyuşmuştu. Çok uzak bir yere bakar gibi öptüğü bir 'ben' in verdiği tatlı uyuşukluk hissini anımsadı hayal meyal, dokunuşun, sarılışın, sarmalayışın, sesin, nefesin. 'Beni bırakıp hiçbir yere gitme' diyen bir adamın hatırası doldu içine. Birden 'Beni bırakıp nerelere gidiyorsun?' diyerek dövüne dövüne ağlayan anneannesinin o pamuk yüzü belirdi gözlerinde.  Neval sokaklarda ip atlayıp, çiçekli eteklerini sağa sola sallaya sallaya gezinip oynarken ölmüştü dedesi. Akşamüzerleri mahalleye gelen Hüsnü Dede'nin horoz şekerlerini almış yerken. Şekerden ölmüştü dedesi. Neval'in o minicik kalbi neler olup bittiğini anlayamamıştı. Yaşlıydı dedesi, biraz aksice bir adamdı. Misafir sevmez, kimselere gitmez, kimseleri istemez bir  huysuzdu. Yine de Neval severdi dedesini. Yanına pek yanaşamaz, çekinir ama içten içe severdi. Uzaktan uzaktan. Dedesi şekerden öldüğünde Neval pek büyük sayılmazdı. Avluda horoz şekeri yerken aldılar dedesinin ölüsünü.Hastaneden eve getirdiler. Avluda yıkayacaklardı. Neval uzaktan izliyordu yine olup biteni. Onu yanaştırmıyorlardı zaten dedesinin ölüsüne. Her yer çok kalabalıktı. O kalabalıktan istifade etti Neval. Kısacık boyuyla, mini mini ayaklarıyla kalabalık akrabaları, konu komşuyu araladı ve dedesini gördü. Gördüklerinden hiçbir şey anlamadı. Dedesi sanki kedisinden bile küçük, ancak bir yavru kedi kadar yatıyordu öyle. Bir adam maşrapayla su döküyordu vücuduna. Rengi çingene pembesi. Neval'in horoz şekeri gibi erimişti dedesi. Hiçbir anlam verememişti. Şekerden ölmüştü demek dedesi. Horoz şekerinden mi acaba yoksa badem şekerinden mi, şeker insanı nasıl öldürmüş olabilirdi ki? Ölmek ne olabilirdi? Annesi dedesinin artık cennette olduğunu söyledi Neval'e ağlayarak. Annesi hep doğrusunu söylerdi doğrusu. Cennet çok güzeldi, yemyeşildi ve serin serin ırmaklar akardı. Ağaçlarında çeşit çeşit meyveler. Bahçedeki elma ağacını düşündü Neval. Ağaca çıkıp elma koparması ne güzel şeydi. Elma şekeri de çok güzeldi. Acaba dedesini öldüren elma şekeri miydi? Şeftali ağacını düşündü sonra. Erik ağacını. Burada da vardı işte meyve ağaçları. Neden gitmişti ki dedesi üstelik bir daha hiç dönmeyecekti de. Neval bir daha hiç şeker yemeyecekti. Cennete gitmek istemiyordu. Dedesinin, anneannesinin bahçesindeki meyveler Neval'i mutlu etmeye yetiyordu. Şeker yemeyecekti böylece ölmeyecekti, ölmeyecekti cennete gitmeyecekti. Gitmeyecekti işte. Sonraki zamanlarda Hüsnü Dede yine geldi, rengarenk horoz şekerlerini yine getirdi, mahallenin tüm çocuklarını yine topladı etrafına. Birbirlerini ezercesine şekerler aldı çocuklar. Neval izledi olan biteni, sadece izledi. Bir daha hiç şeker yemedi. 

Neval insanın iliğini,kemiğini donduran İzmir kışına aldırış etmeden öylece duruyordu bahçede. Yağmurlar, rüzgarlar avluyu bakılmayacak hale getirmişti. Terk edilmişti bahçe, yalnızlıktan titriyordu. Dedesi öldüğünde hissettiklerini hatırlamaya çalıştı. Tıkanmıştı sanki göğsü ve donmuştu duyguları. Babasını hatırladı birden. Nasıl da korkardı babasından. Bir bağırdı mı babası, minicik Neval nereye saklanacağını bilemezdi. Uzaktan severdi babasını da. Babası da bir kez olsun öpmemişti Neval'i. Tıpkı dedesi gibi. Hep uyurken okşamıştı saçlarını. Yastığının yanına gofret bırakmıştı. Bir gün annesiyle babasının konuşmasını duymuştu kapı aralığından. 

- Şımarmasın, diyordu babası. 

- Ben de babam gibiyim. Severim ama belli etmem.

Çocuk haliyle bunda da bir anlam bulamadı Neval. Anlayamadığı ne çok şey oluyordu büyükler dünyasında. Şekerden ölen dedesi, sevip belli etmeyen babası. Erkeklerle geliştirdiği ilişki o zamandan başlamıştı demek çelişkilerle dolu olmaya. Bunu bir araya getirebildi kopuk düşünceler arasından.  Elbette öğrenmişti şekerin nasıl bir hastalık olduğunu sonra. Dedesinin kendisine hiç iyi bakmadığını, ilaçlarını almayıp bir de diyetine hiç uymadığını. Ama yine de çocuk ruhuna işlenen ve silemediği bir horoz şekeri mi, badem şekeri mi yoksa elma şekeri mi belirsizliği kalmıştı onda.  Babasını da hiç anlayamamıştı. Neval bebeklerini severdi. Onlara sarılır sevdiğini söylerdi. Öperdi uyutmadan evvel. Annesi Neval'i severdi. Ona sarılır, sevdiğini söylerdi. Annesi babasını severdi. Ona sarılır sevdiğini söylemeye çalışırdı. Peki babası? Babası iterdi annesini. 

- Çocuk bakıyor, 

derdi. 

Utanarak çekerdi gözlerini Neval, minik beyaz çoraplı ayaklarına bakar, kıkırdamaktan korkar kaçardı. Neden böyleydi babası? Seviyormuş madem neden hiç söylemezdi, neden bir kere bile hiç öpmemişti Neval'i, sarılmamıştı? Sevmiyordu babası Neval'i, annesini de sevmiyordu. Neval babası tarafından sevildiğine hiç inanmadı. Doğrusu babası yalancıydı.

Üç adım attı, alnını kaşıdı hatta kanattı. Canı çok yandı. Acıdan ağladı ve tırnak makasını aramaya başladı. Bulamadı. 

Necmiye, Neval'in kapı komşusu. Bembeyaz tenli, kısa boylu, tombul, tiz sesli, kocaman elli bir kadındı. Kocası Osman ağabey uzun boylu, dal gibi bir adam. Gri saçları her zaman traşlı ve taranmış, yakışıklı ihtiyar bir delikanlıydı. Necmiye ondan genç. Geçinir giderlerdi. Bir de oğulları vardı. Sümüklü İsmet. Necmiye, Osman ağabeyin ikinci karısı. İlki bırakmış gitmiş çocuklarını da alarak. Üç çocuğu daha varmış Osman ağabeyin. Gördüğü ettiği yok. İsmet henüz yedisinde, çırpı bacaklı, dağınık saçlı, sümükleri burnunda hazır bir oğlancık.  Sümüklerini hep kollarına sürer. Anası Necmiye yakınındaysa onun eteklerine. Korktuysa, düşüp ağlamışsa kucağına alır Necmiye oğlunu, koynuna sürer sümüklerini o da. Osman ağabey Necmiye'nin ilk kocası, İsmet tek oğlu. Doğrusu güzel kadın Necmiye de. Osman ağabeyi eskiden beri severmiş de söyleyemezmiş. Ailesi zorla kaçan karısıyla evlendirince de hepten susmuş, atmış içine sevdasını. Kadın kaçınca gün doğmuş Necmiye'ye. Açılıvermiş ilk utana sıkıla. Gerisi mutluluk. İki göz odalı evlerinde, Neval'le Feridun'la aynı avlu içinde yaşıyorlar. Nevaller'in Rumca ezgileri, Osman ağabeyin maç sesleri birbirine karışır kimi zaman. Böyle bir hayat onlarınki de. Neval artık gitmiyor Necmiye'ye de. Kapıyı da açmıyor. Konu komşu biliyor ama olanları. Sessiz sessiz konuşuyorlar Feridun'un gidişini. Neval'i de yapmışlar 'Deli Neval'. Dans ederken görmüşler mumların etrafında döne döne, pencere kenarında bir gece. Saçları da nasıl yamuk.

 'Kocası kaçmış kadın delirmiş a canım. Yazık oldu Neval'e.'

Necmiye üzülüyor aslında olanlara ama Neval'e de hırslanmış. Yakın arkadaşlardı ya hani, Neval kesti Feridun'dan sonra selam sabahı. Anlatmıyor, açmıyor kapısını da kimselere. Hem kızıyor, hem korkuyor Necmiye, bu deli kadın birşey edecek kendine. O gün de İsmet'in karnını doyurup kaldırdı sofradan. Giydirdi mavi beyaz kareli önlüğünü. Okula yetişecek oğlan. Ders başlayacak. İsmet koştu çantasını almaya. O esnada duydular kahkahaları. Necmiye hemen bıraktı çanağı çömleği, beslenme çantasını. Kulak kabarttı.  Tiz bir kahkaha daha. İsmet bir yandan tir tir titriyor, çantasını da fırlatmış bir yere, ağlamaya başlamış, sümükleri akıyor yine. Annesinin eteğine yapışmış, iç çekiyor oğlancık. Necmiye Neval'in kapısına dayandı. Çevirdi kolu, açtı gürültüyle demir kapıyı. Bir an evvel yetişmesi gerek biliyor, öyle vuruyor kapıya hızla. Cevap yok. O kulak tırmalayan kahkahalar az önce o evden gelmemiş gibi bir sessizlikte ev. Bahçe yine terkedilmişlik ürpertisine bürünmüş. Hava buz, Necmiye çıplak ayak terlikle fırladı evden. İsmet de hem korkmuş, hem Necmiye'ye sığınmış, peşinde. Sümüklerini siliyor anasının eteğine yine. Korkusu yatışmamış. Çaresiz dönüyor Necmiye evine. 

- Osman dönsün de bu sefer kırdıracağım kapıyı, diyor kendi kendine. 

Osman ağabey sever Neval'i. Feridun'u da severdi. Neden sevmesin ki, iyi insancıklardır. Kendi dünyalarında yaşayan, sokağın dedikodusundan, hır güründen, karmaşasından uzak, avlularında mutlu, kimseye zararı olmayan insanlar. Bazı akşamlar seslendirdi Feridun, Osman ağabeye, 

-Osman abi, mezeler, rakı her şeyimiz  hazır. Gel sen de iç!

Çokça olmasa da uğrardı Osman ağabey. İkisi de memur devlet dairesinde. Aynı yerde çalışır, aynı havayı solurlar. Necmiye de gelirdi İsmet'i uyutup avluya. Rumca şarkılar çalar, uzun sohbetler ederdi dördü. Yakın arkadaşlar ya, Necmiye bundan kızgın işte Neval'e. Osman ağabeye anlatıyor olanları. 

-Kıralım kapıyı, girelim içeri bir çare bulalım. Birşey edecek bu deli karı kendine. 

-Olmaz, Neval yapmaz, bırakalım biraz kendi haline. Neval güçlü kızdır, atlatacak. Kalsın azıcık kendisiyle, dinsin sancısı diyor Osman ağabey. 

Dinmiyor sancısı. Olan bitenden habersiz Neval. Hiç bakmadığı bir valizin içinde bir mektup buluyor bir gün. Giderken bırakmış Feridun. Çok seviyor Neval'i, çok aşık Neval'e. Ama onu huzursuz eden de birşeyler var ve tam olarak bilemiyor ne olduğunu, adını koyamıyor. Aslında çok mutlu Neval'le. Seviyor onunla sohbet etmeyi, içmeyi,sevişmeyi. Belki de yetinemiyor Feridun bu küçücük çocuk kadınla. Bu çiçekli elbiseli, kırmızı dudaklı, minicik elli, kendisini çok seven bu kadınla. Neval en sevdiği şeyleri alıyor Feridun'un, en sevdiği plakları topluyor plakçılardan, hep sevdiği şairlerin kitaplarını alıyor onun için, sevdiği kokuları sürünüyor. Zaman duruyor Feridun eve geldiğinde. Altı yıldır böyle. Evlenirken Neval böyle olacağını tahmin etmezdi, ona göre her ilişkinin bir tükeniş zamanı vardı. Tüketecekti, Feridun'a ilk zamanlardaki gibi aşık kalamayacaktı belki. O kadar ki dokunamayacaktı bile, korkuyordu ama çok aşıktı. Tükenme ve tüketme korkularına rağmen evlendi sevdiği adamla. Korkularını ve kendini en şeffaf haliyle anlatarak. Babası gibi değildi Neval, annesi gibiydi. Çok seviyordu ve sevdiğini gösteriyordu. Feridun'a dokunmadan, onun varlığını, nefesini, sıcaklığını hissetmeden eksik yaşıyor gibi geliyordu. Akşam zor oluyordu ona. Bazen çarşıya iner kumaşlar alırdı vakit geçsin diye. Bazen Necmiye'ye giderdi ama hep heyecanla beklerdi kocasını. Altı yıllık kocasını karşılayan bir kadın gibi değil de, altı aydır görmediği sevgilisine giden bir kadın gibi hazırlanırdı her defasında heyecanla. Feridun onu hep sevsin, hep beğensin isterdi. Hep söylerdi bunları ona. Kırmızı ruju mutlaka olurdu tuvalet masasında. Bitmesine fırsat vermeden gider yenisini alırdı. Doğrusu çok güzel kadındı Neval. Işıl ışıldı kahve gözleri, aşkla yanardı. Feridun belki de korktu. Feridun Neval'e korkudan titreyecek kadar çok aşıktı. Çok mutluydu yanında. Onun tenine dokunduğu anda tüm dünya donuyor, zaman yok oluyor, aklından, ruhundan geçen tüm kötülükler, mutsuzluklar siliniyordu. Neval Feidun'un hayatına hiç tahmin edemeyeceği bir güzellik getirmişti. Rengarenk bir kadındı, ışıklar saçan bir kadındı. Evet evet korktu Feridun. Bu kadar çok seviliyor olmaktan, aşktan başının dönmesinden, uyuşukluk hissinden, fazla aşktan korktu. Her şeyin fazlası korkuturdu onu. Aslında Feridun bir gün gelip Neval'in gitmesinden de korkuyordu. Hiç istemiyordu onu bırakıp da gitsin. Gece uyandığında bazen yanında bulamazdı. Bahçede olurdu Neval, sardunyalarının hemen yanında. Onların yapraklarını okşardı. Bilirdi Feridun nerede olduğunu. Neval yatağa dönüp sardunya kokusu sinmiş elleriyle okşardı Feridun'un yüzünü. Yumuşacıktı elleri, gecenin içinde güvenli, tanıdık. 'Hiçbir yere gitme yanımdan' derdi Feridun. Uykuya dalarlardı. 

Osman ağabey de üzülmüştü olan bitene. Kimse birşey anlamadan gitmişti Feridun. İşi de bırakmıştı, çok sevdiği sokağını, avlusunu. Neval'i bırakmıştı. Osman ağabeye anlatmıştı o Eylül akşamından biraz önce. Korkularından söz etmişti. Neval'in bir gün onu bırakacağından ölürcesine korkuyordu. O kadar renkli, o kadar mutlu bir hayat vermişti ki ona Neval, bir gün - kendinden önce bir gün - giderse Feridun buna dayanamazdı. Tükenmekten ve tüketmekten korkuyordu o da. Neval'in korkularını sırtlanmıştı sanki. Bir gün kendisini sevmekten vazgeçeceğinden, onu kapılarda heyecanla beklemeyeceğinden korkuyordu ve değişmesinden, yaşadıkları bu büyünün biteceğinden. Doğrusu bu ya korkağın tekiydi Feridun. Mutluluktan kaçan, kaygılara kapılıp çekip giden bir korkaktı. Biliyordu Osman ağabey, korkaklıktan bırakmıştı deli gibi aşık olduğu kadını, daha az aşık kadınlar da bulacaktı belki de. O kadar sıradan olacaktı ki aşkları kaybetmekten de korkmayacaktı. Sakin sakin sürdürecekti hayatını. İçinde bir yerlerde Neval kalacaktı. Öyle devam edecekti yaşamaya. 

Neval'in sancısı dinmiyordu. Dedesinin ölümüne, babasının sevdiğini söyleyip de hiç bunu göstermediğine hiç anlam veremediği gibi, Feridun'un gidişine de anlam veremedi. İçine atıp sakladığı, kurutmaya ve yok etmeye çabaladığı anıları silik de olsa hep hatırlatır olmuştu kendini. Feridun'un uzaklara gitmekten söz ettiği o huzursuzluk dolu gecelerde nasıl sarıldığını hatırladı ona gitmesin diye. 'Hiç bir yere gitme yanımdan' derdi Feridun. Demek her şey, her an, her söylenen, her anı anlamsızlaşabiliyordu. Zaman içinde ölüp gidiyor, gömülüyordu söyledikleri. Çürüyordu. Sevişirken hissettikleri, her şey bir kenarda öylece kalmıştı ve onlar gittikçe uzaklaşıyordu olanlardan. O kadar çok zaman giriyordu ki araya bir daha geri dönmek de mümkün olmayacaktı. 'Anların tekrarı yok' dedi Neval sessizce. Anılarla Neval arasına büyük bir boşluk gibi girdi zaman. Boşluk öyle büyüdü ki Neval o boşluktan kafasını uzatıp bakmaya kalktığında hiçbir şey göremiyordu. Ucu yoktu çünkü. Çok derindi. Boşluktan kayıp düşse nereye çarpacağını, nereye varacağını hiç kestiremiyordu. 

Rakı içmeyi bıraktığı o akşamdan beri şarap içmeye başladı Neval tek başına. Evden sadece şarap almak ve kedilere yemek vermek için çıkar olmuştu artık. Bahar gelmişti yeniden. Isıtmaya başlamıştı güneş tenini. Sardunyaları bakımsızlıktan, kıştan, yoksunluktan yapayalnız kalsalar da direnmişlerdi ve renk renk açıyorlardı çiçeklerini yine. Sokak da yeniden bahar canlılığını giyinip kalabalıklaşıyordu. İnsanlar sokağa daha sık çıkıyor, çocuklar daha geç saatlere kadar gürültüyle oyunlar oynuyordu. Öğleden sonra kapısının önünden geçen patates satıcısı, akşama doğru gelen kağıt helvacı hayatın 'Her şey devam ediyor' deme şekliydi Neval'e. Neval'in sancısı dinmiyordu ama. Bu yeşil bahar, kuş cıvıltıları yetmiyordu ruhunu düştüğü yerden tutup kaldırmaya. Boşluk hızla büyümeye devam ediyordu. Ihlamur kokusuna bayılırdı Neval. Doğrusu ne ıhlamur kokusu, ne de sardunyaları umrunda değildi. Kedilere neden hala yemek verdiğini de bilmiyordu. Durmadan şarap içiyordu. Saçları uzamıştı. Necmiye'yi görünce selam veriyordu bazen. Gülümsüyordu mutlu günlerinden azalıp elinde kalan yarım kalan bir gülümsemeyle. Ama konuşmuyordu, anlatmıyordu yine de. 

Necmiye'nin endişeleri de azalmıştı. Alışıyordu Neval. Eskisi gibi bir kadın değildi artık, ayyaşın teki olup çıkmıştı evet ama hayattaydı. Kendine bir şey edeceği yoktu. Osman ağabey işten gelir maç izler, sümüklü oğulları İsmet yine mızıkçılık yapardı. Her şey aynıydı. Deniz kokusu yine geliyordu, gemiler körfeze gidip geliyorlardı, ıhlamur sükunetle salınıp duruyor, baygın kokusunu yayıyordu bahçeye.  Sardunyalar açıyor soluyor, açıyor soluyordu. Kediler geliyordu durmadan. Aç kediler, sırnaşık kediler, sarı, siyah beyaz kediler. Sokağın isinden pisinden leş gibi olmuş kediler. Neval'in mutfağında beslediği pofuduk grisi de geliyordu hala ama Neval onu içeriye almıyordu artık. Kucağında da uyutmuyordu. Her şey aynıydı işte. Eskisi gibi. 

Çiçekli yatağına uzandığında zaman zaman buğulanıp geri dönüyordu Feridun'a. Sarılıyordu ona. Sola dönük uyuyordu Feridun varmış gibi. Saçlarını okşuyordu, dudağının kenarındaki derin çizgisini öpüyordu. 'Ben' inden öpüyordu. Fazla da dayanamıyordu içine düştüğü bu hale. Az uyuyordu. Yine böyle bir gecede karanlıkta kalktı Neval. Pencere kenarına gitti. Mumlarını yaktı. Zihnindeki Rumca ezgilerle dans etmeye başladı. Mumların etrafında gülerek dans ediyor, dönüp duruyordu yine. İsmet gördü yattığı yerden, penceresinden Neval'i. Uyku tutmamıştı o gece çocuğu. Osman ağabey yarın onu maça götüreceğine söz vermişti. Heyecandan uyuyamadı oğlan. Korkuyla izledi Neval'i başını yorganın altına saklayıp gözlerini çıkarıp dışarı. Neval'in elinde şarap şişesi dönüp duruyordu. Mum alevinde parlıyordu kıpkırmızı dudakları. Titriyordu alev, yansıyordu duvarlara Neval. Neval ve acısı. Neval ve sancısı. Neval ve gözyaşı, sarhoşluğu. Gölgeler dans ediyordu. İsmet korkuyordu. Çiçekliydi yine Neval. Yalancıktan çiçek açıyordu artık. Eskiyen çiçekli geceliklerinden biri vardı üstünde. Feridun da ne çok severdi bu mavi geceliği. Eteklerini savura savura dönüp dururken birşey oluverdi aniden. Eteğin ucu tutuştu önce. Neval farkedemedi. Farkedemeyecek kadar sarhoş, mutlu, mutsuz, deli, aşık, uyuşuktu çünkü. Büyüdü alev, sarmaya başladı eteğini. Kahkaha atıyordu Neval, çığlıklar atıyordu arada. İsmet'in korkuyla büyüdü gözleri, fırladı yorganın altından. Bağırarak indi merdivenleri. 

-Deli Neval yanıyooor, Deli Neval Yanıyooor. Anne kalk çabuk kalk. 

Ağlayarak gitti anasının yatağına. 

Herkes uyandı Necmiye'nin feryadına. Tüm mahalle ayakta şimdi. Alevler sarmış Neval'i, evini, bahçeyi, avluyu. Sardunyalar da yanmış, ıhlamur ağacı da. 

Neval bir deli kadın. Bir küçük kadın, bir aşık kadın. Çoktan yanmış zaten ama anlatamamış kimseciklere, Feridun nerede bilen yok, haberi var mı Neval'e olanlardan bilen yok. Kül olan Neval'in yerinde bomboş duruyor öyle arsası. Yanıyor hala bir kadın. Çiçekli eteği, kırmızı dudağı, ıhlamuru, sardunyaları. Sümüklü İsmet hala bakıyor penceresinden oraya. Büyüdü tabi artık. 

'Ne güzel bir kadındı Neval' diyor. 

Onu hep güzelliyle hatırlıyor.

'Deli Neval nasıl da güzel bir kadındı.'




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

🌸 Güç, Kılıç ve Çiçek: Bir Tarot Masalı 🌸

Bir zamanlar, uzak ve soğuk bir krallıkta sadece aklın konuştuğu, duygulara hiç yer olmayan bir ülkenin hükümdarı yaşarmış. Bu kral, Kılıçl...